Çalış(ma)manın Mutluluğu
Created / Updated 14 May, 23:37
Annem hayatı boyunca, karşılığında para almak üzere belirli bir saat aralığında bir yerlerde bulunma veya belirli bir performansı sergileme sözü hiç vermedi. Cümle içinde iş ya da para kullanması gereken durumlarla karşılaştığında ise annem, “bizim hiç paraya ihtiyacımız yoktu ki” gibi biraz yüksekten bakan, biraz biz daha şanslıyız gibi bir tat bırakan ifadeler kullanmayı tercih etti. Bu durumu annemin gerçekliğinde değerlendirdiğimde, dedemin döneminde ve onların içinde bulunduğu çevrede kızların çalışmasına çok da hoş gözle bakılmadığını anlayabiliyorum. Annem, tüm ihtiyaçlarını ya da daha doğru bir ifadeyle tüm istediklerini ona temin edecek, dede gibi bir kaynağa sahip iken, çalışmak için babasına karşı çıkmak gibi bir olasılık da kendiliğinden elenmiş oluyordu.
Benim üniversite yıllarıma gelindiğinde ise, bol paralı saltanat günleri geride kalmıştı, üniversite yıllarından bu yana çalışmamak gibi bir lüksüm hiç olmadı. Hiçbir zaman da bir gelir yaratma zorunluluğundan şikâyet etmedim, çünkü bana göre çalışmak, maddi gelir ile birlikte, kendini gerçekleştirmek, var olmak ve birileri için değer yaratmak gibi çok daha manevi amaçlara da hizmet etmekteydi. Bu nokta, annemle bir aksilik olmaz ise önümüzdeki yıllarda da, asla üzerinde anlaşamayacağımız birkaç konumuzdan biri olarak kalmaya devam edecek.
Ancak bu çelişki kendimi şu iki soru ile sorgulamama başlangıç oldu.
1. İş bizi mutlu eder mi?
2. İş bizi mutlu etmeli midir?
Bugün birisiyle tanıştığımızda ilk soruduğumuz soru hangi işle ilgilendiği, yaşamını nasıl kazandığı olmaktadır. Böylece yeni tanıştığımız kişiyi diğer insanlardan farklılaştıran en önemli özellikleri de kısa yoldan öğrenebileceğimizi düşünmekteyiz. Ne zamandan bu yana iş, yaşamda en kritik mutluluk kaynakları sıralamasında önlere geçti, bu değişim annem ile benim neslim arasında mı oldu yoksa daha eskilerden gelen bir hikâye mi? Ne zamandan bu yana diye başlayan bir soru sorduğumda ise, yanıt aramaya başlayacağım nokta hep Antik Yunan dönemi olmaktadır.
Platon “Devlet” adlı yapıtında ideal şehir ana hatlarını çizerken üç sınıf belirlemiştir. İnsan ruhunu tanımlarken kullandığı ruhu üçe ayırdığı yapı, ideal düzen için de tekrarlanmaktadır.
Akıl: Yöneticiler ve bilgelerCesaret: Askerlerİştah: İşçi, köylü ve zanaatkarlar
Platon’un ideal şehir yapısında çalışmak sadece işçi, köylü ve zanaatkârların sorumluluğundaydı, toplumun beslenme, giyinme, barınma gibi temel gereksinimlerinin karşılanması bu kitlenin görevi olarak tanımlanmıştı. Yöneticilerin ve bilgelerin ise felsefe yapabilmek için boş zamana ihtiyaçları vardı. Dolayısıyla düşünmek ve yaratmak için çalışmak değil, boş zaman esas olmaktaydı. Bu nedenle de Platon’a göre soylu bir insana çalışmak asla yakışmamaktaydı.
Tarihin devamında Rönesans döneminde, Leonardo Da Vinci ve Michelangelo gibi sanatçıların yaşam öykülerini incelediğimizde, çalışma kavramının bugünün iş dünyasına yakın olarak değerlendirebileceğimiz özgünlük ve zafere giden bir yol olarak tanımlandığı görebiliriz. Burada övgü ile yüceltilen çalışma kavramının asla bir zorunluluk ya da ceza olmayan, sanatsal yaratıcılık ile ilgili olduğunu vurgulamak, “iş bizi mutlu eder mi?” sorusu çerçevesinde daha odaklı ilerlememizi sağlayacaktır. Dolayısıyla Rönesans devrinde bahsedilen çalışma kavramı bugünün sıkıcı, her gün kendini tekrarlayan ofis ya da fabrikalardaki işlerden farklı olmaktadır.
Fransa’da on sekizinci yüzyılın sonlarına doğru “Aydınlama” çağına gelindiğinde ise çalışmaktan alınan haz kavramı, sanatsal faaliyetlerin de dışına çıkacak şekilde genişletilmeye başlandı. Voltaire, mantıksal yaklaşımla Candid’ de “Çalışmak kadar güzel bir şey yoktur. Çalışmak üç büyük kötülüğü (can sıkıntısı, ahlaksızlık ve yoksulluk) insandan uzaklaştırır. Yaşamı dayanılır kılan tek şey çalışmaktır.” ifadelerini kullanır. Rousseau ise akıl yolu yerine duygularla, ateşli ve coşkulu bir yazı biçimini tercih ederek eserlerinde çalışmayı para kazanmanın ötesinde, insanın kendisi olmasının bir yolu olarak tanımlar. Bu yeni anlayış ile birlikte çalışmak, hayata karşı açık olmayı da beraberinde getiren ve insanlar için bir gurur kaynağı olarak görülmeye başlamıştır. (Sanırım annem “Aydınlanma” çağını inatla atlamış…) Çalışmaya yönelik bu yeni bakış açısı kabul gördükçe, getirisi iyi olan, itibarı yüksek, belirli bir bilgi birikimi gerektiren işler, kişiler hakkındaki en önemli bilgiye dönüştü.
Ancak bu duruma, çalışmaya mutluluğumuzun sorumluluğunu yüklemek ne ölçüde sağlıklı bir yaklaşımdır sorgusuyla baktığımızda, William James’in mutluluk ve beklenti arasındaki ilişkiye yönelik görüşleri öne çıkmaktadır. Pragmatizmin kurucu olan William James’ göre, mutlu olabilmemiz için, kalkıştığımız her işten her zaman başarıyla çıkmamız gerekmemektedir. Ya da kendimizi kötü hissetmemiz için, kalkıştığımız her işten başarısızlıkla çıkmamız da gerekmemektedir. Bununla birlikte işe yüklediğimiz anlam ve başarılı bir sonuç için ortaya koyulan değerler, tüm gururumuz ve kendimize duyduğumuz saygı ise, başarısız bir sonuç bizim mutsuzluğumuzu da beraberinde getirecektir. Başarı tanımının göreceliliği, bizim ona yüklediğimiz anlamın doğal bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır.
İşten olan beklentimizi nasıl tanımladığımız, işin bizi ne ölçüde mutlu ya da mutsuz edeceğini belirleyen en önemli unsur olmaktadır. Eğer işi sadece yaşamımızın diğer alanlarında var olabilmek için, keyif alabilmek için bir araç olarak konumlandırabiliyorsak, işteki başarılarımız bizi çok mutlu etmeyeceği gibi, başarısızlıklar da bizi yıkamayacaktır. Ancak bu durumun aksine yaşamınızın merkezine işi yerleştirdiğimiz noktada, işteki hikâyelerin yaşamımızın diğer alanları üzerindeki etkisi çok daha fazla olacaktır. Beklentilerimizi nasıl tanımladığımız, işe yönelik seçimlerimizi nasıl şekillendirdiğimiz mutluluğumuzun sorumluluğunu da bize vermektedir.
Olumlu bir bakış açısıyla, işimizde sevdiğimiz yönlere odaklanabiliyorsak ve işi güçlü yönlerimizi gerçekleştirebileceğimiz bir alan olarak konumlandırabiliyorsak ve en önemlisi dengeyi yaratıp koruyabiliyorsak, işin bizi ne ölçüde mutlu edebileceğine de karar verebilecek inisiyatifi de sergileyebiliriz demektir.

Comments (0)